Tim Burton hepimizin kıyısından dahi olsa o masalsı evrenlerine konuk olduğu bir yönetmen. Her yapımında oluşturduğu fantastik atmosferle birlikte gerek didaktik gerek lirik bir şekilde hikayesini anlatan Tim Burton, Big Fish adlı filmiyle filmografisine çok önemli bir katkı yapmıştı. Ewan McGregor, Albert Finney, Helena Bonham Carter gibi oyuncuları içinde barındıran ve Tim Burton sinemasının en önemli eserlerinden biri olarak karşımıza çıkan film, aynı zamanda çok şirin bir hikayeyi bizlere sunuyor.

Umut Dolu Bir Adam

 Big Fish, oldukça sıradan bir hayatı olan Edward Bloom’un hayata karşı bakış açısını ele alıyor. Film boyunca hayatını kendi kafasında kurduğu yapay bir gerçeklikte yaşayan Edward’ın, bu kurguları nasıl kendiyle bütünleştirdiğine ve onları gerçek yaşamın önüne koyduğuna şahit oluyoruz. Sık sık yaptığı zaman atlamalarıyla seyirciye hikayesini sunan yapım, aynı zamanda böyle geniş bir hayal gücüne sahip babanın oğlunun, yani William Bloom’un babası ile olan ilişkisinin değişimini ve gelişimini şiirsel bir anlatımla sunuyor.

Tim Burton’ın Edward karakteri için yaptığı tasvir aslında oldukça ilgi çekici ve bir o kadar basit. Gerçek hayatın içerisindeki karmaşadan ve kaostan sıkılan Edward, ruhunu bu gerçekliğe uygun görmediği için hayatını çoğunlukla kendi hayali dünyasında yaşayan biri. Çoğunlukla dememin sebebi Edward’ın gerçek hayattan tamamen kopmuyor olmasından dolayı. Gerçek hayatı ve hayallerini kombinleyerek yaşamına devam eden Edward, hayatı boyunca yalnızca bir tek şeyin peşinden koşuyor, mutluluğun.

 Edward’ın çocukluk anılarını anlattığı kısımda yapılan alegorik anlatımda görüldüğü üzere Edward, sınırlı olan bu dünyadan taşıyor. Bu yüzden sıradan değil, görkemli bir hayat sürme peşinde hayallerini şekillendiriyor. Kendi hür iradesiyle yaptığı seçimlerle birlikte zihninde mantıktan uzak, yalnızca mutluluğu hedef alan bir yaşam kurmuş olarak yansıtılıyor seyirciye. Yaşadığı olayları bazen absürt bazen ise fazla abartılı anlatmayı seçiyor. Bir hayalinde kendine gerçekte olmayan bir kasaba kuruyor diğerinde tanıştığı insanları farklı figürlere sokarak anlatıyor.

Didaktik Bir Figür

 Bir hikaye anlatıcısı olarak Edward, kendi hikayelerinin insanlara bir sığınma alanı ve mutluluk kaynağı olması arzusunda olan bir karakter. Yozlaşmış ve güzellikten uzak bu dünyada anlattıklarıyla insanlara bazen umut, bazen bir yol gösterici olmaya çalışan biri olarak gösteriliyor. Yönetmen Tim Burton ise filmde kullandığı renk paletleri sayesinde iki dünya arasındaki ayrımı çok basit bir şekilde ortaya koyuyor. Gerçek dünyayı kasvetli ve iç daraltan bir temaya hapsederek karanlık tonlarla ekrana dökerken Edward’ın dünyasını umut teması olabilecek şekilde aydınlık ve pastel karışımı tonlarla seyirciye sunuyor.

 Film boyunca bahsetmiş olduğumuz Edward’ın hayal ve gerçek karışımı anılarını izlerken aynı zamanda William’ın babasını olduğu gibi kabullenişine, onu gerçekten anlamasına tanıklık ediyoruz. Babasından utanan bir çocuğun, babasıyla gurur duyan ve onun harika zihnini tanıyan bir evlada dönüşmesi filmde çok akıcı bir şekilde işleniyor.

Edward’ın hayatına dokunduğu ve güzelleştirdiği bir sürü insandan sadece biri olan Jenny, babasının annesini aldattığını düşündüğünü söylediği zaman William’ın asıl sorununu ve erişmek istediği gerçeğin ne olduğunu anlıyor. Çünkü Jenny, Edward’ın karısı Sandra’ya ne kadar aşık ve bağlı olduğunu çok iyi biliyor. William’ın gerçeği algılayabilmesi için ona babasının dünyasını yine babasının üslubuyla tanıtıyor.

Asla Yakalanamayanı Yakalamak

 Film boyunca anlatılan ve Edward’ın yakalayamadığı balık ise filmde oldukça fazla kullanılan sembolik anlatımla Edward’ın kendisini simgeliyor. Uzun süre boyunca balığı yakalayamayan Edward, balığı nişan yüzüğü sayesinde yakalıyor. Edward’ın Sandra’ya olan aşkı bu şekilde bir hikayede vücut bulmuş oluyor.

“I was thinking about death and all. About seeing how you’re gonna die. I mean, on one hand, if dying was all you thought about, it could kind of screw you up. But i could kind of help you, couldn’t it? Because you’d know that everything else you can survive.”

Ed bloom

 Filmin son sekanslarına doğru William’ın hayata babasının penceresinden bakabilmesi ise babasının gerçekten kim olduğunu anladığını bizlere gösteriyor. Edward, son yolculuğuna uğurlanırken hayatı boyunca onun bir şekilde elinin değdiği herkesin törenine geldiğine şahit oluyoruz. Çünkü orada bulunan herkes için Edward Bloom çok değerli ve önemli bir figür halinde betimleniyor. Edward Bloom son nefesini verirken dahi tüm yakınları onu güler yüz ile birlikte, gerçek dünyanın kasvetinden uzak ve neşeli bir şekilde selamlamalıdır.